İstanbul sadece iki kıtaya yayılan sokaklarıyla değil, altında sakladığı binlerce yıllık katmanlarla da büyüleyici. Ayasofyaçevresinde uzanan Mangana Sarayı kalıntıları, bir zamanlar saraydan felsefe okuluna dönüşen yapılarıyla bu yeraltı hafızasının en çarpıcı örneklerinden.
Biraz daha derine indikçe, kubbelerin gölgesinde karanlığa açılan geçitler, insanı hem tedirgin eden hem de geçmişin içine çeken bir atmosfer kurar. Aynı his, Yeraltı Camii’nde de vardır: Bizans’ın savunma yapıları, Osmanlı’da ibadethaneye dönüşür; taşlar işlev değiştirir ama hafıza yerinde kalır.
SALT Galata’nın bodrumlarında ise bu kez başka bir yeraltı hikâyesi çıkar karşımıza: Osmanlı’nın ekonomik kalbi, çelik kasalar, eski banknotlar ve modernleşmenin izleri. Biraz ileride, Büyük Saray Mozaikleri Müzesi ise yangınlarla açığa çıkan, yüzyıllarca saklanmış bir görsel hafızayı sergiler.
Kısacası İstanbul’da yeraltı, yalnızca fiziksel bir derinlik değil; imparatorlukların üst üste binen hikâyeleridir. Bu şehri gerçekten görmek isteyenin, bazen yönünü aşağı çevirmesi gerekir.